|
Çünkü aşkın sadece yangını vardı, ismi yoktu |
|
|
|
Merak,
mutsuzluğun hem sebebi hem neticesi. Onu, ömrümün bundan sonrasına dair kuş
gözü kadar bir ayrıntıyı dahi merak etmeyecek kadar mutlu olarak sevdim
Onu, gördüğüm o ile göremediğim o
arasındaki uçurumları hesaba katmayarak sevdim. Onu öyle sevdim ki ona
tahammülsüzlüğüm, demedim. Uçurumlar koymadan sevdiğimle gördüğüm arasına, öyle
saf sevdim. Koşullu değildi sevdam. Bana gösterdiğinden daha fazlasını
istemedim.
Onu severken anladım güzelliğin ne olduğunu. Akşamın
kısacık vaktinde, şahitlik eden parmağıma batıp da, zor şartlarda aldığım
abtestimi bozan gülün dikenini sever gibi sevdim onu. Sonra, vaktin çıkmasına
çok az kala yeniden bulduğum bir suyu sever gibi.
Çok uzaktan kıpırtıları sezilen ama seçilemeyen bir
denizin kalpte uyandırdığı daha yakından görmek arzusuyla ona, manasına
eğildiğim karanlıklarda sevdim onu. Her ölüme bir gece karanlığı verilirken sus
payı, güzelliğin ne olduğunu ondan öğrenirken ve güzelliğin ne olduğunu benden öğrenmesini
kıpırtısız seyrederken.
Aşkların da devletler gibi kaçınılması imkansız ecelleri
olduğuna, her şeye yer veren kitapta rastlasaydım, aşkı bu ismiyle okusaydım.
Dayanacaktım. O kitapta, hub vardı, muhabbet vardı. Ama o kitapta aşkın esamesi
okunmuyordu. Belli ki herşey ismi ile biliniyordu da bir tek âşık kalbinin kanı
ile tanınıyordu. Çünkü aşkın sadece yangını vardı, ismi yoktu. Belli ki, herşey
gibi dilin de kusursuzu cennette oluyordu.
Nazan Bekiroğlu, İsimle Ateş Arasında
|